İbn Haldun Üniversitesi

“Açık bilim, özgür ve özgün eğitim”

Rektörümüz Prof. Dr. Recep Şentürk üniversitemiz oryantasyon programı öncesinde “Bilim Nedir?” başlıklı bir ders verdi. Yıldız öğrencilerimizin ilk kez üniversitemize başladığı gün gerçekleşen oryantasyon kapsamında açılış dersinin yanında öğrencilerimize hazırlık sınıfı ile ilgili bilgilerin yanında, kütüphane, bilgi-işlem, öğrenci işleri ve sağlık spor ve kültür departmanlarının da tanıtımı yapıldı.

Prof. Dr. Recep Şentürk
18.09.2017
BİLİM NEDİR?

Selamunaleyküm.

Bismillahirrahmanirrahim.

İbn Haldun Üniversitesi’ne hoş geldiniz diyorum.

Kıymetli hocalarım, meslektaşlarım, sevgili öğrencilerimiz;

Bugün bu mutlu günü, bu sevinçli günü hep beraber yaşıyoruz. Ben hepinizden daha mutlu ve heyecanlıyım. Neden? Çünkü bu üniversitenin rektörlük görevi bana sekiz ay önce tevdi edildi ve elhamdülillah, çok yoğun bir çalışmayla, yaklaşık 100 tane hocayı İbn Haldun Üniversitesi’ne kazandırarak –ama bunlar da sıradan hocalar değil, Türkiye’nin en seçkin hocaları- çalışmalarımıza başladık. Yine aynı şekilde, 150 yıldız öğrenciye taliptik: Elhamdülillah, bu 150 yıldız öğrenciyi de buraya kazandırdık. Aynı şekilde, yaklaşık bu 150 öğrencimizin yarısı oranında, 75 civarında uluslararası öğrenciyi de üniversitemize kazandırdık. Bunlar da gerçekten çok yüksek oranda başarılı öğrenciler arasından seçildi, elhamdülillah. Dolayısıyla, bugün faaliyetlerimize başlamış oluyoruz. Ben tekrar hepinize can-ı gönülden hoş geldiniz diyorum.

Şimdi, bütün bu işleri niçin yapıyoruz? Öğrencilerimize ne vermeyi umuyoruz, ne vermeyi planlıyoruz? Siz buraya bilim, ya da klasik Türkçesiyle “ilim” öğrenmeye geldiniz; biz de bunu size vaat ediyoruz. Ben bu dersimde şunu ele almak istiyorum: Peki ilim nedir? Biz size ne sunacağız? Siz buradan ne kazanacaksınız? Siz neye talipsiniz, biz size ne vaat ediyoruz? Tabii bu büyük bir soru, çok tartışmalı bir soru. Özellikle son yüzyılda Türkiye’de bu “bilim” kelimesine çok farklı anlamlar yüklenmiş, çok farklı işlevler yüklenmiş. Çok zor bir konu ama bunu mutlaka masaya yatırmamız gerekiyor. Çünkü biz üniversite olarak size bilim vermeyi vaat ediyoruz, siz de üniversite öğrencisi olarak bilim öğrenmek için, bunu talep ederek buraya gelmiş durumdasınız. Bu sorudan kaçamayız. Ne kadar zor olursa olsun, mutlak surette bu soruyu ele almamız gerekiyor. Ve bu konuda karşılıklı bir mutabakata sahip olmamız gerekiyor.

Biraz önce söylediğim gibi, “bilim nedir” sorusuna çok farklı cevaplar veriliyor. Biz de İbn Haldun Üniversitesi olarak kendi cevabımızı vereceğiz, kendi bilim anlayışımızı ortaya koyacağız. Ve bu bilim anlayışını ortaya koyarken, dünyadaki “bilim nedir” sorusuna verilen cevapları hesaba katarak, bir şekilde onlarla eleştirel bir diyaloga girerek, kendi kültür ve medeniyet mirasımızı hesaba katarak, yine kendi kültür ve medeniyet birikimimizle eleştirel bir diyaloga girerek, kendi cevabımızı ortaya koymak mecburiyetindeyiz: Evet, bize göre bilim nedir? Çünkü dünyada, farklı insanlara göre farklı bilim tanımları var, farklı medeniyetlere göre farklı bilim tanımları var, farklı felsefi akımlara göre farklı bilim tanımları var. Biz de bize göre bilim nedir, bilimin bizcesi nedir; bunun tanımını, formülünü, temel ilkelerini en azından, ortaya koymak mecburiyetindeyiz. İşte ben bu zor soruyla burada yüzleşmiş olacağım; hep beraber “bilim nedir” sorusu üzerinde düşünmüş olacağız.

Kısaca ifade etmek gerekirse, benim burada size anlatmak istediğim fikir tek cümle: Biz, açık medeniyet çağında yaşıyoruz ve bu açık medeniyet çağında, açık bilim yaklaşımına sahip olmamız gerekiyor. Benim söyleyeceğim her şeyi unutabilirsiniz ama bu cümleyi unutmayın: Açık medeniyet döneminde açık bilim. Şimdi, bunlarla ne kastediyorum; inşallah konuşmam boyunca bunu anlatmış olacağım.

Biraz önce de bahsettiğim gibi, “bilim nedir” sorusuna farklı cevaplar veriliyor ama bunları şöyle toparlayarak ifade etmemiz gerekirse: Bilim, insanın varlık hakkındaki bilgilerini, ispatlanabilir ve tutarlı bir şekilde sistemleştirme çabasıdır. Evet, varlık hakkındaki, kâinat hakkındaki bilgilerimizi, ispatlanabilir ve tutarlı bir şekilde sistemleştirme çabasıdır. Bakın, burada üç tane anahtar kelime var: 1-İspatlanabilir, 2- Tutarlı, 3-Sistemli olmak. Tabii, bu çabalar evrensel. Yani insanlar dünyanın neresinde yaşamış olurlarsa olsunlar, hangi kültürel medeniyete sahip olurlarsa olsunlar, bilgilerini ispatlanabilir ve tutarlı bir şekilde bir araya getirip bir sistem üretmeye çalışıyorlar ve her yerde bunu yapıyorlar. Ancak ispatlama metodu nedir, tutarlı ne zaman olunur ve nasıl bir sistem inşa etmek lazım; bu konularda ihtilafa düşüyorlar ve farklılıklar sergiliyorlar. Ama hepsinden önce -o başta kullandığım kelime var ya, varlık- varlık nedir, bu konuda ihtilafa düşüyorlar. Dolayısıyla bilim alanı bir çeşitlilik alanıdır, farklılıklar alanıdır, adeta bir savaş ve çatışma alanıdır; nadiren herhangi bir mevzu üzerinde görüş birliği ve konsensüs oluşur. Bir farklılıklar ve çeşitlilikler alanıdır; bize düşen bu farklılığı, bu çeşitliliği yönetmektir. Bu noktada da iki tavır sergileniyor: Bir tanesi, indirgemeci bir yaklaşımla herkesin aynı varlık anlayışına, aynı ispat metoduna ve aynı sisteme bağlanması; herkesin tek bir düşünce sistemini kabul etmesi. Bu tabii otoriteryen bir yaklaşım ortaya çıkartıyor, ben buna “kapalı bilim” diyorum. Diğer yaklaşım ise farklılıkları yönetmeye dayalı; farklı varlık anlayışlarını, farklı ispat metotlarını, farklı sistem anlayışlarını bir arada tutabilmek ve bunları birbirini destekleyecek bir şekilde bir arada yaşatabilmek yaklaşımı: İşte buna da “açık bilim” diyorum. Kapalı bilim anlayışı indirgemeci, tektipçi anlayış; bilim deyince tek bir anlayış ortaya koyan ve herkesi o anlayışı kabul etmeye zorlayan yaklaşım: İşte bu, kapalı bilim anlayışı. Ve bu, neticede insanı, toplumu kapalı medeniyete götüren bir yaklaşımdır. Tektipçi, otoriteryen bir yaklaşımdır. Bunun en güzel örneğini, şu anda yıkılmış olan Sovyetler Birliği’nde görmüş olduk; tarihi materyalizmi bütün insanlara empoze etme anlayışıydı ve başarılı olamadı. Tabii Cumhuriyet döneminde de benzer bir yaklaşımı gördük: Pozitivist bilim anlayışını insanlara empoze etme ve herkesi tek tip düşünceye zorlama anlayışı. Bu tür anlayışlar tarihte çok defalar görülmüştür ve hepsi başarısız olmuştur. Farklılığı yok edemeyiz, özellikle bilim alanında farklılığı yok edemeyiz, hatta yok etmek yanlış bir stratejidir. Onun yerine bu farklılıkları veri olarak almak; bunları nasıl bir arada tutabiliriz, yönetebiliriz, bunun üzerinde kafa yormak gerekir. Dolayısıyla, biraz önce bahsettiğim -ispatlanabilir, tutarlı bir sisteme ulaşmak; varlık hakkındaki bilgilerimizi ispatlanmış ve tutarlı bir bütün haline getirmek- bu, insanlık için bir idealdir. Şu ana kadar gerçekleşmemiştir, bundan sonra da gerçekleşmeyecektir. İnsanlık bu ideal için çalışacak; bilim adamlarımız, felsefecilerimiz, düşünürlerimiz, hepsi bunu gerçekleştirmek için uğraşacaklardır ama hiçbir zaman bütün insanlık tarafından kabul edilen bir sisteme ulaşmak mümkün olmayacaktır. Böyle bir beklenti de zaten yanlıştır. Bu yüzden bilim bitmemiş ve asla bitmeyecek bir proje olarak görülebilir. Bitmemiş ve asla bitmeyecek bir arayış olarak görülebilir.

Ve bilimin sınırları vardır, kısıtlılıkları vardır. Bunlardan en önemlisi de, hiçbir zaman nihai sonucu belirleyememesidir. Nihai sonucu belirlemek zaten bilimin sona ermesi anlamına gelir. Özellikle Cumhuriyet döneminde, Türkiye’de bilimselcilik, (scientism) olarak adlandırabileceğimiz bir akım, bilimi sınırları olmayan, kısıtlılıkları olmayan, bize nihai hakikati sunacak, nihai mutluluğu sunacak bir düşünce sistemi olarak algılamıştır. Bu, gerçekten yoksun olan bir yaklaşımdır. Gerçekçi yaklaşım, bilimin sınırları olduğunu, kısıtlılıkları olduğunu kabul etmektir.

Diğer bir mevzu da: Bilim evrensel midir? Dünyada tek bir bilim mi vardır, yoksa farklı bilimler mi vardır? Farklı bilimsel gelenekler, farklı bilim felsefeleri, farklı bilimsel metotlar, farklı bilimsel teoriler mi vardır? İşte, biraz önce de bahsettiğim gibi, dünyada tek bilim vardır, tek bilim felsefesi vardır, tek ispat metodu vardır düşüncesi bizi kapalı bilime, kapalı medeniyete, fikir özgürlüğünü yok eden otoriteryen sistemlere götürür. Bunun yerine, bizim benimsediğimiz yaklaşım “Dünyada farklı bilimsel gelenekler vardır, farklı ispat metotları vardır ve farklı sistemler vardır,” yaklaşımıdır. Hâlen, günümüzde Batı medeniyetinin ortaya koymuş olduğu farklı bilim anlayışları var; bir de bunun yanında İslam medeniyetinin bilim anlayışı var. Diğer medeniyetler; özellikle Çin, Hint gibi Doğu medeniyetlerinin bilim anlayışları, Batı bilimi tarafından şu anda yok edilmiş durumdadır. Batı bilimine karşı tek direniş noktası, yine İslam medeniyetinden gelmektedir. Diğer medeniyetler, medeniyet iddialarını neredeyse terk etmiş durumdadırlar. Ama Müslümanlar asla medeniyet iddialarını terk etmediler, terk etmeyecekler de. Her medeniyetin mutlaka bir bilim anlayışı vardır; Müslümanlar da kendi bilim anlayışlarını terk etmediler, terk etmeyecekler de.

Peki, bu farklılıklar nereden ortaya çıkıyor, nasıl ortaya çıkıyor? Batı bilimiyle İslam bilimi arasında ne gibi farklılıklar vardır? Bir kere, önce şundan bahsetmek gerekir: “Batı bilimi” diye homojen bir bilim yok. Ancak Batı’da ortaya çıkmış farklı bilim anlayışları var. İslam’da da farklı bilim anlayışları var. Bu farklılıklar neden ortaya çıkıyor, neden böyle farklılıklar var? Bunun ortaya çıkmasının en önemli sebebi, biraz önce de bahsettiğim gibi, varlık hakkındaki farklı yaklaşımlar. Çünkü bilim bir mevzuu araştırır, bir konuyu araştırır. Peki o konu nedir, araştırılan varlık nedir, araştırılan şey nedir? Önce bu soruyu sormak gerekir. Ve bu soru sorulduğu zaman hemen görüş farklılıkları ortaya çıkar. Mesela biz sosyal bilimciler olarak insanı araştırıyoruz. İnsan nedir? Bu soruyu sorduğumuzda bir sürü farklı cevap ortaya çıkar: Materyalistlere göre insan farklı bir şeydir, idealistlere göre insan farklı bir varlıktır; Müslümanlara göre, İslam anlayışına göre insan farklı bir varlıktır; Budist’e, Hindu’ya göre farklı bir varlıktır; Hıristiyan’a göre farklı bir varlıktır. Dolayısıyla, “bilim nedir” sorusuna verilen farklı cevapların ve bilim alanındaki bu farklılıkların en temelindeki soru; bilimin araştırdığı konunun, mevzuun veya şeyin ne olduğu sorusuna verilen farklı cevaplardır. Bizim geleneğimizde, mesela “insan” dediğimizde, bedeni ve ruhu olan bir varlık anlaşılıyor ve insanı araştırmak demek, böyle bir varlığı araştırmak anlamına geliyor. Ve bu insan, suçsuz olarak, temiz olarak dünyaya geliyor. Hıristiyan anlayışında ise yine insanın bedeni ve ruhu var ama dünyaya ilk günahla geliyor. Materyalist yaklaşımda ise insan bedenden ibaret, ruhu yoktur. Dolayısıyla orada da farklı bir anlayış ortaya çıkmış oluyor. İşte en temel soru, bilimin araştırdığı konu, yani “varlık nedir” sorusuyla ortaya çıkmış oluyor. Her ne kadar hepsi de insandan bahsetmiş olsa da farklı varlıklardan bahsetmiş oluyorlar. Biz buna “ontoloji” diyoruz, varlık anlayışı.

Yine aynı şekilde, araştırdığımız nesneyi nasıl bilebiliriz, bilgi kaynakları nelerdir? İkinci ihtilaf kaynağı da burada ortaya çıkıyor. Bazı bilim adamları diyorlar ki: “Biz araştırdığımız şey hakkında sadece deneyle ve gözlemle bilgi edinebiliriz.” Bazıları diyor ki: “Biz sadece akıl yürütmeyle bilgi elde edebiliriz.” Bazıları diyor ki: “Sadece din yoluyla varlık hakkında bilgi elde edebiliriz.” Dolayısıyla, burada da bir ihtilaf ortaya çıkmış oluyor. İşte akıl yoluyla bilgi edinebiliriz diyenler; bunlar rasyonalistler. Sadece deney ve gözlem yoluyla bilgi edinebiliriz diyenler; bunlar empirist dediğimiz insanlar. Bir de dindar insanlar var. Peki, İslami açıdan baktığımızda, bizim bilim geleneğimizde buna nasıl yaklaşılıyor? Bizim bilim geleneğimizde bilginin üç kaynağı vardır: Akıl, hisler (yani duyular) ve haber-i sâdık (yani vahiy). Akıl, duyular ve vahiy: Üçünü birden entegre eden bir epistemoloji yani bilgi anlayışımız var. Dolayısıyla bir taraftan rasyonalist, bir taraftan empirist, bir taraftan da dini… Dini bilgiyi, vahyi entegre eden, açık epistemoloji olarak isimlendirdiğim bir yaklaşım İslami bilim geleneğinde mevcut. İşte biraz önce bahsettiğim, farklılıkları bir arada tutabilme, bir arada yönetebilme yaklaşımı, burada kendini çok güzel bir şekilde gösteriyor. Eğer kapalı bilim anlayışını benimsemiş olsaydık… Yani rasyonalizmi benimsiyorsak, rasyonalist olmayanları dışlamış olacaktık; empirizmi benimsiyor olsaydık, empirizm dışındaki akımları dışlıyor olacaktık; dini benimsiyor olsaydık, vahiy dışındaki bilgi kaynaklarını reddediyor olacaktık. Ama bütün bilgi kaynaklarını kapsamlı bir şekilde bir araya getiren bir bilim anlayışıyla, bir bilgi kaynakları anlayışıyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Diğer taraftan, neden farklı bilim anlayışları var, bunun sebebi olarak iki şeyden bahsettim: 1-“Varlık nedir” sorusuna verilen cevaplar, 2-“Bilgi nedir, bilginin kaynakları nelerdir” sorusuna verilen farklı cevaplar. Üçüncüsü de: “Bilimsel metot nedir?” Bu konuda da çok farklı cevaplar var. Rasyonalistlerin, materyalistlerin, empiristlerin… Her felsefi akımın kendine göre bir ispat yöntemi var. Bunun tabii ayrıntılarına burada giremeyiz. Ama bu akımlar bilimsel metodu tek metot olarak görüyorlar ve bu bilimsel metot her yerde aynen uygulanmalıdır şeklinde bir yaklaşıma sahipler. Tabii bu da yine kapalı bilim anlayışının bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. İslam bilim geleneğindeyse çok metotlu bir anlayış söz konusudur. Maddeyi araştırdığımız metotlarla insanı araştırdığımız metotlar aynı olamaz, metafiziği araştırdığımız metotlar aynı olamaz. Dolayısıyla her varlık mertebesine göre, her bilgi türüne göre farklı metotların olması gerekir, bu farklı metotların uygulanması gerekir. Tabii bu yaklaşım, İslam medeniyetinin ortaya koymuş olduğu bu bilim anlayışı, çok katmanlı bir varlık anlayışına, çok katmanlı bir bilgi anlayışına, çok katmanlı bir metot anlayışına dayanıyor. Bunun neticesinde de çok katmanlı bir hakikat anlayışına dayanıyor. Dolayısıyla bilimsel hakikat tek değildir, çok katmanlıdır, farklı farklı bilimsel hakikatler vardır, özellikle de sosyal bilimler alanında…

Tabii, bilimin böyle farklı anlayışlara sahip olduğunu söylemek sizi şaşırtmasın, korkuya düşürmesin. Bir de bilimin evrensel olan boyutu vardır. O evrensel boyut şudur: Empirik olarak ispatlanmış hakikatler, her yerde, bütün insanların kabul etmiş olduğu şeylerdir. Ancak bilim iki tür bilgiden oluşur: Empirik olarak ispatlanmış hakikatler, bir de bunların yorumları. Mesela, fizikte yeni bir keşif yapılıyor diyelim. Bu keşfi ateist bir filozof Tanrı’nın yokluğuna delil olarak yorumlayabilir. Dindar bir filozof da o keşfi Tanrı’nın varlığına delil olarak yorumlayabilir. Yine aynı şekilde, sosyal bilimler alanında farklı bulgular, farklı teorik yaklaşımlar tarafından farklı şekillerde yorumlanabilir. Ama bütün bu insanların hepsinin kabul ettiği şey, empirik olarak ispatlanmış verilerin bilimsel gerçek olarak kabul edilmesidir. Dolayısıyla, bilime olan yaklaşımımızda bu ayrımı yapmamız gerekiyor: İspatlanmış olan hakikatler, bir de bunların yorumları. Siz müstakbel bilim adamları olarak ispatlanmış hakikatleri kabul etmek mecburiyetindesiniz. Ama yorum söz konusu olduğunda, siz kendi yorumunuzu yapmakla yükümlüsünüz. Başkalarının yapmış olduğu yorumları ister kabul edersiniz, ister kabul etmezsiniz. Böyle bir toptancılığa düşmemek gerekiyor. Mesela biraz önce bahsettiğimiz, Batı’da ortaya çıkan bilimsel akımlar… Şimdi bizim bunlarla ilişkimiz ne olacak? Empirik olarak ispatlanmış gerçekleri kabul etmek durumundayız, bunlara itiraz edemeyiz. Ama Batılı bilim adamları tarafından ortaya konulan yorumları eleştiririz; benimsediğimizi benimseriz, benimsemediğimizi benimsemeyiz. Yine, İslam medeniyetindeki bilim adamları tarafından ortaya konulan empirik olarak ispatlanmış hakikatleri kabul etmekle yükümlüyüz. Ama onların yorumlarını –o bulguları nasıl yorumluyorlar- onlara bakarız, değerlendiririz, kendi düşünce süzgecimizden geçiririz; eğer kendi bilim anlayışımıza uygunsa kabul ederiz, yoksa kendi yorumumuzu biz de ortaya koyabiliriz.

Modern bilim, kendisini daha önceki bilim anlayışlarından ayırarak birtakım farklılıklar ortaya koymaya çalıştı ve bu farklılıkların en önemlisi de varlık alanında ortaya çıktı. Modern bilim, pozitivist bilim ile özdeşleşti. Aslında modern dönemde bilim sadece pozitivistler tarafından çalışılmamıştır. Yani farklı akımlar bilimsel çalışmalarına devam etmişlerdir. Ama maalesef Türkiye’de, Batı bilimi alınırken pozitivist bilim anlayışı, yani Auguste Comte tarafından “insanlık dini” olarak formüle edilen pozitivist bilim anlayışı alınmıştır. Ve bu da Türkiye’nin resmi bilim anlayışı olarak bütün okullarda okutulmuştur. Benim kanaatimce bu yanlış bir tercihti. Pozitivist bilim anlayışının tercih edilmesi yanlış bir tercihti çünkü bu anlayışın gerisinde bilimle dinin mutlak surette çatışması anlayışı vardır. Yani, “bilimle din mutlaka çatışır ve ilerleme neticesinde bilim dinin yerini alacaktır” tarzında, bilime hiç sınır tanımayan bir yaklaşım vardır. Hâlbuki bilimin, özellikle tabiat bilimlerinin sınırları söz konusudur. Dinin yerini alması gibi bir durum asla söz konusu değildir; nitekim Batı’daki birçok felsefeci ve bilim adamı da bunu bu şekilde kabul etmiştir. Ama Türkiye’nin eğitim reformunu yapan insanlar tarafından benimsenen o bilimselci yaklaşıma göre; bilim mutlak hakikati ortaya koyar, her sorunun cevabını verir, dinin de yerini alır… Böyle bir yaklaşım ortaya konmuştu. Hâlbuki şunun farkında olmamız gerekiyor: Modern bilimin, pozitivist bilimin bazı kısıtları vardır. Bunların en başında ahlaki kararlar vermemesi gelir. Yani “nedir” sorusunu araştırır, “ne olmalıdır” sorusunu araştırmaz. Çünkü “ne olmalıdır” sorusu ahlaki bir sorudur. Pozitivist bir bilim adamının “ne olmalıdır” sorusunun cevabını vermemesi gerekir. Ama pratiğe baktığımızda bunu veriyorlar. Mesela Cahit Tanyol isimli tanınmış bir sosyoloğumuz –Laik Ahlak isimli bir eseri var- bu eserinde diyor ki: “Biz Cumhuriyet reformlarını yaptık ama ahlak alanında hiçbir şey yapmadık. Dolayısıyla ben bu eserle laik bir ahlak inşa edeceğim ve Türkiye toplumuna laik bir ahlak sunacağım.” Halbuki bu zat, kendisi pozitivist, “ne olmalıdır sorusunun cevabını vermez sosyoloji” diye dersler veriyor. Ama bir ahlak peygamberi olarak ortaya çıkıp ahlak inşa etmeye kalkıyor. Tabii bu yaklaşım son derece yanlış bir yaklaşım. Yani ahlak nedir, bunu bilmemekten kaynaklanan bir şey. Çünkü ahlak bir insanın, bir sosyoloğun bir odada oturarak, bir kitap yazarak inşa edeceği bir şey değildir. Ahlak bütün insanlık birikiminin ürünü olarak ortaya çıkmış birtakım prensiplerden oluşur. Bir kişinin oturup da kafasına göre ahlaka yeniden şekil vermesi gibi bir şey asla söz konusu olamaz. Ama işte Cumhuriyet döneminde hâkim olan o bilimselci yaklaşımdan dolayı; yani “bilim her şeyin cevabını verir, hiçbir kısıtı yoktur, hiçbir sınırı yoktur” yaklaşımından dolayı bilim adamlarımız bu tür işlere kalkışmışlardır. İkincisi, bilim etik soruların cevabını veremediği gibi estetik soruların da cevabını veremez. Güzel nedir, çirkin nedir; bu, bilimin konusu değildir. Mesela bir deniz manzarası, mehtap… Güzel mi çirkin mi? Bu, bilimin konusu değildir. Yine aynı şekilde bilim, bilimsel bulguların ve keşiflerin nasıl kullanılacağını da söylemez. O keşifleri yapar, ortaya çıkartır. Bunlar nasıl kullanılacak, onu söylemez. Mesela genetikte birtakım yeni keşifler yapılıyor ama bu genetik mühendisliğinde yapılan keşifler insana uygulanmalı mıdır uygulanmamalı mıdır? Hayvanlara ve bitkilere ne kadar uygulanmalıdır? Bunlar da yine bilimin cevap vereceği sorular değil; bunlar büyük sorular. Yine, doğayı araştıran pozitif bilim, tabiat bilimleri, doğaüstü, metafizik sorulara cevap veremez. Çünkü bunlar bilimi aşan meselelerdir. Aynı şekilde, pozitif bilim, mutlak hakikate götürmez. Çünkü pozitif bilimin amacı mutlak hakikat değildir. Tabiattaki sebep sonuç ilişkilerini keşfetmektir, tabiattaki kanunları keşfetmektir. Birtakım hipotezlerden ve teorilerden oluşur, bunlar da sürekli değişime açıktır. Hâlbuki mutlak hakikat dediğimiz şey, bütün varlık hakkında bize bir yorum sunan ve birtakım değişmeyecek hakikatleri de içeren bir yaklaşımdır.

Diğer taraftan, pozitivist bilimin sınırlarından birisi de şudur: Bilim indirgemecidir. Her şeyi kurala, kanunlara bağlamaya çalışır. Bu da, yine, bilimin sınırlılıklarından bir tanesidir. Öbür taraftan, pozitif bilimin -doğa bilimleri alanında geliştiğinden dolayı- ortaya koyduğu birçok bilimsel yaklaşım, özellikle bilimsel metot, sosyal alana uygulanamaz. Mesela bunu şöyle bir örnekle anlatırsam: Karşıdaki bir binadan bir insan düştü diyelim, bir de kaya parçası düştü. Şimdi burada iki tane farklı olay söz konusudur. 65 kiloluk bir insan ve 65 kiloluk bir taş düştü. Burada doğa bilimlerinin olaya yaklaşımı, bir kitlenin aşağı düşmesidir. Ama sosyal bilimlerin olaya yaklaşımı, “burada o davranışı yapan insan bunu niçin yapıyor, bunun arkasındaki niyeti nedir?” Bunu araştırmaktır. Acaba intihar etmek için mi atladı, yoksa film çekiyorlardı da şov yapmak için mi atladı, ayağı kaydığı için mi atladı, birisi kovalıyordu da canını kurtarmak için mi atladı? Doğadaki olaylarda niyet yoktur. Ama sosyal bilimler alanındaki olaylarda niyet söz konusudur. Dolayısıyla, pozitif bilimin doğayı araştırmak için geliştirmiş olduğu metotlar sosyal bilimler alanına, böyle otomatik olarak, doğrudan uygulanamaz. Tabii uygulanabilecek olan bazı şeyler olabilir ama mutlak surette doğayla toplumun, doğayla insanın iki farklı varlık alanı oluşturduğunun farkında olmamız gerekiyor.

Şimdi, bilimle ilgili evrensel olan ve evrensel olmayan nelerdir, bunun üzerinde durmuş olduk. Evrensel olan boyut nereden geliyor ve evrensel olmayan, ihtilaflı, tartışmalı, farklı olan şeyler nelerdir ve bunların sebepleri nelerdir; bunun üzerinde durmuş olduk. Gelelim şimdi bilimsel bilgiye: Bilimsel bilgi nasıl bir bilgidir? Bilimsel bilgi üç sorunun cevabını verir: Nedir, nasıldır, niçin. Bir şey nedir, o şey nasıl işler veya nasıl meydana gelmiştir, o niçin öyle olmuştur. Knowing that, knowing how, knowing why. Yani neden, nasıl, niçin: Bu üç sorunun cevabını verir. İşte, dolayısıyla, bizim de burada, üniversite olarak size vereceğimiz derslerde, bu üç sorunun cevabını vermemiz gerekiyor. Hangi alanı çalışıyor olursanız olun: Nedir, nasıldır ve niçindir. Özellikle bu “niçin” sorusunu ihmal etmemek gerekiyor. Nedir ve nasıldır soruları, daha çok ezbere yönelik bir durum ortaya çıkartıyor. Ama bir şey olmuşsa bu niçin olmuştur -mutlak surette üzerinde durulması gerekiyor.

Bilimsel bilgi ilişkisel bir bilgidir. Tek başına var olan bilgileri irtibatlandırma, aralarında ilişkiler kurma ve bu ilişkileri ileriye götürerek bir sistem oluşturma çabasıdır. Özellikle sebep sonuç ilişkisi, iki tane olay arasında kurulan bir ilişkidir. Tabii bütün kainat, bütün varlık âlemi, sebep sonuç ilişkileri networküyle birbirine bağlanmış durumdadır. Ve bilimsel bilgi işte bu “niçin” sorusuyla bu sebepleri çözmeye çalışır. Hem sebebin ispatlanması gerekir, hem sonucun ispatlanması gerekir, hem de aradaki ilişkinin ispatlanması gerekir. Eğer bunlar ispatlanırsa, o zaman sebep sonuç ilişkileri sağlıklı bir şekilde kurulmuş demektir.

Üniversite, öğrencilerine bilim sunmak için vardır demiştik. Üniversite öğrencileri de buraya bilim almak için geliyorlar dedik. Ama gördüğünüz gibi, bu iş karışık bir iş. Böyle trenin yolu gibi tek bir ray üzerinde gidilecek bir şey değil. Burada farklı birtakım görüşler var, farklı yaklaşımlar var, vs. Siz de bunlar içerisinde kendi yolunuzu bulacaksınız. İşte, bence üniversitenin esas misyonu size bilgi öğretmekten ziyade bir tavır kazandırmak, bir tutum kazandırmak, bir yaklaşım kazandırmaktır. Çünkü bilgileri elde etmek kolay. Özellikle şimdi internet çağında, google’da vs, insan o bilgileri rahatlıkla elde edebilir. Ama esas üniversitenin vereceği şey bütün bu bilgileri yorumlama noktasında bir metoda sahip olmak, eleştirel bir anlayışa sahip olabilmek; kendi kişiliğini, yaklaşımını, tavrını ve tutumunu oluşturabilmektir. İşte gerçek bilim insanı, gerçek fikir insanı o zaman belli olur.

Şimdi, bu üniversiteye hoca alırken ben birçok hocalarla mülakat yaptım. Bazı hocalara soruyorum: Mesela diyorum ki: Siz, sosyal bilimler alanında hangi yaklaşımı öğretirsiniz? “Ben hepsini öğretirim hocam,” diyor. Peki diyorum, araştırma yaparken hangi yaklaşımı uygularsınız? “Hepsini uygularım hocam,” diyor. Peki diyorum, mesela, bilimsel metot olarak, sizin araştırma metodu olarak benimsediğiniz bir şey var mı? “Ben hepsini benimserim hocam,” diyor, “hepsini yaparım.” İşte bu, bilim insanlığı değildir. Bilim insanı kendine has bir varlık anlayışı, bir bilim anlayışı, bir metodu, bir yaklaşımı olan insandır. Bu da ancak belli tercihler yapmakla oluşur. Varlık alanında bir tercih yapmanız lazım. Varlık nedir? İnsan nedir? Kâinat nedir? Mevcut sorular içerisinde birisini tercih etmeniz gerekiyor. O tercihi yaptığın gün ilime, bilime, düşünceye adım atmışsın demektir, rüştünü ispatlamışsın demektir. Yoksa mevcut yaklaşımları ezberlemek bilim, ilim, fikir, anlamına gelmez. Yine aynı şekilde, bilimsel metot nedir? Yani mevcut metotlar içerisinde bir tanesini tercih ettiğin ya da kendi metodunu geliştirdiğin zaman… İşte o zaman saygın bir bilim adamı, saygın bir düşünce ve fikir adamı olmuş olursun. Yoksa mevcutları ezberleyip aktarmakla bir insan düşünceye, bilime sahip olmuş olmaz. Dolayısıyla, bütün bu anlattıklarımızın içinde, “şimdi ben hangisini tercih edeceğim” gibi bir soru ortaya çıkmış oluyor. İşte üniversite size bu tercihi yapma konusunda yardımcı olacak. Beraber düşüneceğiz ve siz en sonunda, dört sene sonra, bu konularda, “varlık nedir, bilgi nedir, bilim nedir, bilimsel metot nedir,” bu konularda kendinize has bir tercih yapıp bir tutum, bir tavır geliştirebilirseniz o zaman başarılı bir üniversite eğitimi görmüşsünüz demektir. Yoksa mevcut bilgileri ezberleyip mezun olursanız üniversite eğitimi başarılı olmuş değildir.

O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Kimin bilimi? Yani bu bilimler içerisinden hangisini seçeceğiz, kimin bilimini tercih edeceğiz? Bilimi, arkadaşlar, soyut bir varlık olarak düşünmeyin. Her teorinin bir savunucusu vardır. Her fikrin bir temsilcisi ve taşıyıcısı vardır. Dolayısıyla insanlardan kopuk bilim diye bir şey yoktur. Toplumdan, sosyal gruplardan, siyasi ve sosyal çatışmalardan bağımsız, “soyut bilim” diye bir şey yoktur. Mutlaka, bilim dediğimiz şey, insanlar tarafından üretilir, insanlar tarafından temsil edilir, insanlar tarafından taşınır. Mesela biraz önce bahsettiğimiz, pozitivist, modern bilim: Modern dönemde burjuvanın ortaya koyduğu bir bilim anlayışıdır. Çünkü mutlaka düşünceler, bilgiler, onu ortaya koyan kişilerle, onların mensup olduğu gruplarla irtibatlı olarak ele alınır. Ben bu yönteme “bilim sosyolojisi” ismini veriyorum. Bilgileri, onları üreten, taşıyan insanlarla, bir de onlara karşı çıkan insanlarla beraber ele almak… Kim bunu üretmiş, kim savunuyor, kim karşı çıkıyor? O zaman haritada yerinizi daha net belirlersiniz. O masada, o tartışmada yeriniz nedir; bunu daha iyi belirleme imkânınız olur.

Konuşmamın başında da belirttiğim gibi, şu anda dünyada bilim üreten iki medeniyet var, bilim iddiası olan iki medeniyet var. Birisi Batı medeniyeti, birisi İslam medeniyeti. Diğer medeniyetler maalesef bilim iddialarını, medeniyet iddialarını bırakmış durumdalar. İslam medeniyeti de Batı’dan gelen bilimin hâkimiyeti altına alınma sürecinde ve bu süreç iki yüz yıldır devam eden bir süreç. Ama nasıl oluyorsa Müslümanlar bir türlü teslim olmuyorlar. Mesela faizli ekonomiyi bir türlü kabul etmiyorlar. Biz diyorlar, faizsiz ekonomi istiyoruz. İçki içmiyorlar; biz içki içmeyiz, haramdır diyorlar. Kıyafeti benimsemiyorlar. Sürekli böyle sıkıntı çıkartıyorlar. Bir türlü teslim olmuyorlar. Direnen; şu anda Batı hegemonyasına, küreselleşmeye direnen tek kültür, tek medeniyet olarak görünüyor. Ve bu da biraz Batılıları kızdırıyor, hırslandırıyor: “Yahu hala bitiremedik şu işi; kendi kültürümüzü, değerlerimizi benimsetemedik bir türlü; bu adamlar hala kendi medeniyet ve bilim iddialarına devam ediyorlar,” gibi bir huzursuzluk yaratıyor, Batı hegemonyasını savunan, dünyayı Batı’nın kapalı medeniyeti haline getirmek isteyen ve pozitivist bilimi bütün dünyaya hakim kılmaya çalışan, Avrupa merkezci sosyal bilimi bütün dünyaya hakim kılmaya çalışan insanlar nazarında. Tabii biz burada Batı bilimine düşmanlık yapmayacağız. Ama eleştirel yaklaşacağız. Bizim karşı olduğumuz şey; eleştiri yapmadan, toptan, kutsal bir şeymiş gibi kabul etmek. Ve bizim bu eleştiriyi hem kendi geleneğimize, İslam geleneğine, hem Batı geleneğine karşı yapmamız gerekiyor. Bunu da metodik bir şekilde yapmamız gerekiyor. İdeolojik bir yaklaşım tarzında değil.

İslam medeniyet tarihine baktığımızda, bilim tarihine baktığımızda, dört safha görüyoruz. İlk safha klasik dönem: 7. Asırdan 19. Asra kadar devam eden dönem. Bu dönemde Müslümanlar diğer medeniyetlerin bilim geleneklerini tevarüs ediyorlar ama ona kendi damgalarını vuruyorlar. Yunan’dan, Hint’ten, İran’dan tercümeler yapıyorlar ve o tercümeleri kendi düşünce potalarında eritiyorlar ama bunu bir süzgeçten geçirerek yapıyorlar. Mesela eski Yunan’dan bütün eserleri tercüme ediyorlar, tercüme etmedikleri tek bir edebiyat türü var. O da nedir, mitoloji. Mitolojiyi tercüme etmiyorlar. Diyorlar ki, bu gereksiz bir şey. Sanatta, mimaride birçok şey öğreniyorlar ama almadıkları bir şey var: Heykeltıraşlık. Dolayısıyla -açık medeniyet- etkileşim içerisinde ama eleştirel bir süzgeçten geçirerek, bir filtreden geçirerek bunu yapıyorlar. Hakeza mesela siyaset teorileri alanında İran’dan istifade ediyorlar, Hint’ten istifade ediyorlar, Kelile ve Dimne’yi tercüme ettiriyorlar Sanskritçe’den. Burada tabii İslam’ın ne kadar açık bir medeniyet olduğunu görüyoruz. Ama kimliksiz değil. Kendi prensipleri olan bir medeniyet olarak diğer medeniyetlerle etkileşim içerisinde, bu devam ediyor.

19. Yüzyılda yeni bir durum ortaya çıkıyor. İslam ilmiyle Batı bilimini sentez etmeye yönelik bir çaba başlıyor. Bu, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar devam ediyor. Bu dönemde, özellikle Ziya Gökalp, “içtima-i usul-ü fıkıh” olarak isimlendirdiği teoriyle; İslam medeniyetinin toplumbilimi olan fıkıhla, insanı ve insan davranışını inceleyen fıkıh ilmiyle, Batı’da ortaya çıkan sosyolojiyi ve sosyal bilimleri sentez etmeye çalışıyor. Bunun için içtima-i usul-ü fıkıh, yani sosyal bilimsel fıkıh yaklaşımını ortaya atıyor ve o zaman da bu resmi bilim anlayışı olarak kabul ediliyor. Sosyal bilimsel fıkıh: Sosyolojiyle fıkhı sentez etmek. Çünkü Batı’da insanı ve insan davranışını sosyal bilimler inceliyor, bizde fıkıh insanı ve insan davranışını yani amelini inceliyor. “Bu iki medeniyeti sentez etmemiz gerekiyorsa, bu iki bilimi sentez etmemiz gerekiyor,” diyor Ziya Gökalp. Bu, tabii, Cumhuriyet kuruluncaya kadar devam ediyor. Cumhuriyetle beraber İslam medeniyetiyle ve İslam bilimiyle olan bütün alakamız kesiliyor, Batı’dan sosyal bilimler ithal ediliyor. Batı, bilimin tek kaynağı olarak görülüyor. Biz bilim üretemeyiz, onlar bilim üretir, dolayısıyla bizim onlardan ithal etmemiz gerekir şeklinde bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Ve diğer ürünleri ithal etmeye başladığımız gibi bilimi de ithal etmeye başlıyoruz. Ama bu süreç bize ilerleme, aydınlanma, modernleşme gibi takdim ediliyor. Hâlbuki bu süreç Türkiye’yi, İslam dünyasını, Batı’ya fikren bağımlı hale getirme sürecidir. Yani ithale dayalı bir akademik sistem, ithale dayalı bir üniversite; kendisi bilim üretmeyen, Batı’dan üretilen bilimi Türkiye’de pazarlayan acente üniversite modeli ortaya çıkıyor.

Şimdi, inşallah-u teala, biz yeni bir dönemi başlatmak istiyoruz İbn Haldun Üniversitesi olarak: Fikri bağımsızlık dönemi. Sadece Batı’dan ithal edilen teorileri öğrencilerine öğreten bir üniversite değil; kendisi de bilim üreten, kendisi de düşünce üreten bir üniversite; öğrencilerini sadece Batı’dan ithal edilen görüşleri benimseyecek tarzda değil, onları eleştirebilecek ve kendisi de düşünce üretebilecek tarzda yetiştiren bir üniversite olmak istiyoruz –ki gerçek üniversite budur. Cumhuriyet dönemindeki akademik politikayı, bilim politikasını ben “geleneksiz yenilikçilik” olarak isimlendiriyorum. Geleneksiz yenilikçilik: Yani yenilik yapılmak isteniyor ama gelenek toptan reddedilerek. İbn Haldun Üniversitesi’nin yaklaşımını da “gelenekli yenilikçilik” olarak isimlendiriyorum. Yenilikçiyiz ama geleneğimizi reddetmeden, geleneğimizle barışık olarak ve geleneğimizin mirasını da hesaba katarak. Newton’a soruyorlar, diyorlar ki, “Sen bizim görmediğimiz şeyleri nasıl görüyorsun?” O da diyor ki, “Çünkü ben devlerin omuzlarından ufka bakıyorum.” İşte biz de geleneğimizdeki devlerin omuzlarından ufka bakacağız. Ve geleneğimizdeki en büyük devlerden bir tanesi İbn Haldun, Mukaddime. İnşallah bu başvuru kaynağımız olacak, temel eserimiz olacak. Kendisi malumunuz bütün dünyada saygı duyulan bir sosyal bilimci. Yine geleneğimiz dediğimde sizinle paylaşmak istediğim başka bir eser daha var: Miftahu’s-Saade ve Misbahu’s-Siyâde. Taşköprülüzâde tarafından, Osmanlı büyük âlimi Taşköprülüzâde tarafından yazılmış bir eser. Bu eser, oğlu tarafından “Mevzuât-ul Ulûm” yani İlimlerin Konuları diye Türkçeye tercüme edilmiş o zaman. Bu eser Osmanlı ilim ansiklopedisi, Osmanlı’da var olan ilimlerin bir listesini, konularını, o ilim dalındaki eserleri ve katkı yapmış yazarları ortaya koyuyor. İşte, modernleşme ve Batı’ya fikren bağımlı hale gelme sürecinde unuttuğumuz ilimlerden burada bahsediliyor. Bize unutturulan ilimler, unuttuğumuz ilimler, listesi sadece bir kitabı oluşturacak tarzda. İşte İbn Haldun Üniversitesi olarak hedefimiz, bir taraftan Batı medeniyetinin ortaya koymuş olduğu sosyal bilim geleneğini öğrencilerine tanıtırken, diğer taraftan Taşköprülüzâde’nin burada listelediği, İbn Haldun’un ortaya koyduğu… Tabii bunlar sadece birer örnek, daha birçok insan var… İnşallah, bunlarla da sizlerin bağlantısını sağlamak. Gelenekli yenilikçilik metodu. Bu gelenekli yenilikçilik için mukayeseli eğitim metodunu inşallah-u teâlâ burada kullanacağız. Mukayeseli eğitim: Çünkü eleştiri ve yeni fikirler mukayeseden doğar. Tek bir düşünceyi öğrenciye vermek onu endoktrine etmektir, o düşünceyi ona empoze etmektir. Biz, inşallah-u teala, bu mukayeseli yaklaşımı burada ortaya koymaya çalışacağız. Özgün ve özgür bir düşünce ortamı oluşturmak istiyoruz. Özgün olmak, biraz önce de bahsettiğim gibi, standart üniversite eğitimi tarzında bir eğitim değil… Doğu’yu ve Batı’yı mukayese edecek tarzda, hem İbn Haldun’u hem Marks’ı, hem Freud’u hem Gazali’yi öğretecek bir anlayışla… Özgünlüğümüz burada ortaya çıkmış olacak, farklı bir pedagoji ortaya koymuş olacağız, inşallah-u teala.

İşte üniversitemizin amacı bilim insanı yetiştirmek, âlim yetiştirmek. Sadece mevcut bilgileri ezberlettiğimiz teknisyenler değil. Âlim. Âlim kimdir? Kendisi düşünebilen, fikir üretebilen, düşünce üretebilen; bir akademik kimliği, bir duruşu, bir tavrı olan insandır. Ve bu da beşikten mezara kadar sürdürülecek bir yolculuktur. Biz, sizin yolculuğunuzun belli bir safhasında inşallah-u teala beraber olacağız. Size rehberlik yapacağız. Bugünü hiç unutmayın. İnşallah dört sene sonra, beş sene sonra, sizi mezun ederken, bugünü tekrar hatırlamış olacaksınız. Ve inşallah bugün konuştuğumuz şeylerin o gün gerçekleşmiş olduğunu göreceğiz, değerlendireceğiz. Bizde ilim son derece kutsal bir faaliyettir, eğitim son derece kutsal bir faaliyettir. İlim ticari bir meta değildir. Eğitim asla ticarileştirilemez. Bizim geleneğimizde hoca-talebe ilişkisi neyse, inşallah-u teala bunu da aynen burada gerçekleştirmeye çalışacağız. Bizim geleneğimizde ilim nasıl görülüyor idiyse onu burada gerçekleştirmeye çalışacağız. Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum.

Ve başta size söylediğim fikir neydi? Her şeyi unutabilirsiniz, ama bunu unutmayın demiştim: Açık medeniyet için açık bilim.

Hepinize tekrar başarılar diliyorum.